ELİF ŞAFAK – Perili ormanların renkli ağaçları

08 Eylül 2009 Yazan Tuncay  
Kategori Yazarlar ve Köşe Yazıları

Elif Şafak

Perili ormanların renkli ağaçları

AŞK’ta hayali Tebrizli Şems karakterinin dediği gibi: “Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Hakiki Sufi istediği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.”

Malcolm Gladwell edebiyat-dışı yaratıcı yazının en önemli, en ünlü ve en uçuk isimlerinden. Ne yazdıklarına kayıtsız kalmak mümkün, ne de yazısının ardındaki zekâya. Yaratıcı. Başarılı. Bazen yıkıcı ve alaycı; bazen buluşturucu ve onarıcı. Ve belki de en iyi yaptığı iş hayattaki “küçük şeyler”e daha yakından ve daha dikkatlice bakmamız gerektiğini göstermek. Gündelik hayatın görünmez büyüsünü gözler önüne seren bir yazar o. Az biraz büyücü sayılır. Kitapları bütün dünyada ilgiyle okunuyor, tartışılıyor, çok satanlar listesinin zirvesinden inmiyor. Sevmeyeni de çok ama ben sevenleri arasında addediyorum kendimi ve işte o cenahtan yazıyorum bu yazıyı.
Malcolm Gladwell’in son kitabı “Outliers”, “kendi alanında farklı ve başarılı işler yapabilmiş insanlar ve şirketler” üzerine ilginç bir çalışma. Diyelim tekstil işine atılan iki büyük firma var. Bu ikisinden biri son derece başarılı, beriki başarısız oluyor. Nedir birini diğerinden ayıran? Ya da iki gazete düşünün. Biri yüksek bir satış grafiği yakalıyor, öteki düşüşe geçiyor. Neden? Ya da şahısları göz önüne alalım. Aynı işe soyunan bankacılardan, sanatçılardan ya da sporculardan bazıları diğerlerinden hemen ayrılıyor, kayda değer işler çıkarıyor. Tüm bu farklılıkları nasıl açıklayacağız? Gladwell’in bu sorulara cevap ararken bulduğu kavram: “Çizginin Dışındakiler.”
Sahi nedir bazılarımızı çizginin dışında, bazılarımızı çizginin içinde, hatta merkezinde tutuveren şey? Gene Gladwell kendi kitabını tanıtırken şu basit metaforu kullanıyor. Diyelim Ağustos ayında Paris’te hava sıcaklıklarının ortalamasına bakıyorsunuz. Her sene bu ay hava belli bir yükseklikte kalıyor. Buna mevsim normalleri diyoruz. Ama bir gün birdenbire hava soğursa, kar yağarsa, işte o gün çizginin dışında bir gündür. Ve ben Ağustos ayında ayaz estirecek kadar sıradışı insanların ve kurumların hikayeleriyle ilgileniyorum.
Ağustos ayında kar soğuğu gibi esen insanlar….
Bill Gates nasıl bu kadar başarılı oldu? Akıllı, donanımlı ve hırslı olduğu için mi? Akıllı, donanımlı ve hırslı olan yüzlerce, binlerce insan var yeryüzünde. Bunların bir kısmı da benzer alanlarda debeleniyor. Peki niçin onlar aynı övgüleri yakalayamıyor?
Gladwell kitabının kişisel bir boyutu olduğunu da saklamıyor bu arada. Yazdığı her kitap adeta olay olmuş bir yazar o. Bir anlamda yeni kitabını da kendi başarısını anlamak ve anlatmak için kaleme alıyor. Bana çağrıştırdığı noktalardan biri şu: Bir insanın başarısını anlamak için sadece o insana odaklanmamak lâzım. Onu meydana getiren, ortaya çıkaran, yetiştiren şartları anlayamadan meseleyi kavrayamayız. Üstelik insanlar sadece hayat boyu kendilerine verilenlerden değil, hayatın kendilerinden esirgediklerinden de besleniyor, öğreniyor. AŞK’ta hayali Tebrizli Şems karakterinin dediği gibi: “Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Hakiki Sufi istediği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.” Çünkü bilmiyoruz ki bizden
esirgenenlerin bize neler neler kattığını…. Bir
alandaki yokluk ve yoksunluk kişiyi bambaşka bir yönde başarılı olmaya itiyor. Öyleyse sadece sahip olduğumuz nimetler değil, sahip olamadıklarımız da bize çok şey katıyor.
Ne zaman kolu kırılmış, bacağı çıkmış bir oyuncak bebek görsem tuhaf bir hüzün basıyor içimi. Bir çocuğun umutsuzluğunu hatırlıyorum. Ama sonra bir teselli buluyorum yüreğimin derinliğine. Kendi kendime bu altın kuralı hatırlatıyorum: Mutsuz ve kırık çocukluklardan ileride beklenmedik başarılı yetişkin öyküleri çıkıyor!
Gladwell’in kitabını okurken bir noktayı daha görüyorsunuz. Başarı kişilerle sınırlı bir şey değil. Doğru dönemde doğru yerde doğru işi yapıyor olmakla da ilgili. Buna isterseniz “hayatın esrarı” deyin. Eskiler bilirdi bu altın kuralı. O yüzden yıldız bilimcilere danışırlardı. Neccamlara, kâhinlere, falcılara sorarlardı. Semanın karmaşık ve karanlık dilinden anlayanları huzuruna çağırırdı padişah. Bir sefere çıkmadan yahut önemli bir karar vermeden evvel bakarlardı acaba yıldızlar onlardan yana mı diye? Bazı senelerde, hatta bazı aylarda doğan insanlar kimi meslekleri yapmak için daha avantajlı bir başlangıç yakalıyorlar. Bu durum kişinin kontrol edebileceği bir şey değil. İsterseniz buna “şans” deyin, ister “olasılık”.
Öte yandan bireysel başarıyı kolektif mayaya bakmadan anlamak da mümkün değil. Neden Asyalı çocuklar matematikte daha başarılı? Neden bazı toplumların gençleri sporda daha iddialı? Aldığımız kültür ve etraftan gördüğümüz destek ve motivasyon ile ürettiğimiz işlerin niteliği arasında sıkı bağlar var. Öyleyse bir toplumdaki bireylerin başarısı biraz da o toplumun dokusuyla açıklanabilir. Birey genele çok şey borçludur. Halbuki insan egoist bir varlıktır. Kendini “biricik” zannetmeye meyyaldir. “Ben toplumdan farklıyım” diye düşünür başarılı insan içten içe. Bilmez ki her başarılı sanatçıyı, siyasetçiyi, yazarı, bankacıyı biraz da o toplum, o topraklar, o dönem çıkarır.
Ağaç ormana borçludur.
“Hep uzun ağaçlara dikkat ediyoruz” diyor Gladwell. “Halbuki ağaçlardan ziyade ormanı görmemiz lâzım.” Orman, yani o ağaçların içinde büyüdüğü, yaşadığı, yeşerdiği ortam. Eğer o ortam verimli olursa, eğer orman elverişli olursa nice uzun ve gür ve gürbüz ağaçlar çıkar oradan, nice başarılı insanlar… Yok eğer orman karanlık ve kasvetli durursa, orman güneşin ışıklarını keserse ağaçlar da bodur kalır. Öyleyse bir toplumun içinden çıkan bireylerin ya da kurumların yaratıcılıkları o toplumun genel kimyasıyla bağlantılıdır. Eğer biz birbirimizin başarısını daha çok destekleyen bir kültür olabilirsek, bu topraklar daha nice nice değerleri daha kolay çıkarır.

Popularity: 1% [?]

ELİF ŞAFAK – Sessizlikte bir nota

06 Eylül 2009 Yazan Tuncay  
Kategori Yazarlar ve Köşe Yazıları

ELİF ŞAFAK

YURTDIŞINDA doktorasını yapan genç, başarılı bir Türk kadını anlatıyor: “Amerika’dayken gazeteleri takip ediyorum. O kadar moralim bozuluyor ki. Hiç mi birbirini seven yok bu ülkede diye konuşuyoruz eşimle. Sonra geliyoruz memleketimize. Bir bakıyoruz hiç de zannettiğimiz gibi değilmiş. Ailelerimiz, komşularımız, arkadaşlarımız, toplum kavgasız yaşıyor. O zaman anlıyorum, gazetelerimizdeki gürültü patırtı gündelik hayatta yok. Seviniyorum doğrusu. İyi ama eli kalem tutanlarımız neden bu kadar hırçın?”

Başkaları hakkında yazarken son derece temel bir gerçeği unutuyoruz galiba: Hakkında yazı yazdığımız kişilerin de insan olduğunu. Onların da yürek kafeslerinde bir kalp taşıdıklarını. Kalp ki camdandır, billur bir dünyadır. Bakıyorum gazetelere. Edebiyat dünyasından kimin ne kadar para kazandığı hakkında boy boy haberler. “Aşk ve Para” bağlantıları kurulmuş. İnsanın emeğinden kazanması ayıp sanki ya da sırf para kazanmak için Mevlânâ hakkında yazmışım gibi. Kinayeli, dikenli ithamlar.
Şair ve yazarlara fikirlerini sormuşlar. Bir kısmı sağolsun bir araba dolusu taş atmış. Kimi demiş ki: “Elif Şafak iyi bir yazar değil. Reklam ve pazarlama sayesinde satıyor.” Kimisi demiş ki: “Bu kadar reklam bana da yapsalar ben de satarım.” Marketing, reklam şirketleri, popüler kültür, efsaneler… Sonra telefonlar çalıyor. Gazeteciler arayıp “Filancaya ne cevap vereceksiniz?” diye soruyorlar. Halbuki ne filancaya ne falancaya cevap vereceğim. Polemik sevmiyorum. Gazeteleri takip ederken morali bozulan o gencecik akademisyeni hatırlıyorum. Kalemimi daha hayırlı işler için kullanmak istiyorum. Ama bir sebebi daha var polemiklerden uzak durmamın, en haksız eleştirmenime dahi cevap vermememin: Çünkü canım yanıyor. Çünkü inciniyorum. Çünkü ağırıma gidiyor. Çünkü robot değil, insanım.

* * *

Tasavvufta yollar kat etmiş manevi büyükler diyor ki: “Evlat, öyle bir kıvama gelmelisin ki, taş da gül de bir olmalı gözünde. Ne iltifata sevinmeli, ne yergiye üzülmelisin.” Bense hâlâ güzel sözle mutlu oluyor, kötü sözle inciniyorum. Demek ki pişmemişim, pişmemişim, pişmemişim.
Eleştiri iki şekilde olur. Eleştirdiğin insanı ya daha ileriye götürmek ya dibe çekmek için. Birincisi “yapıcı eleştiri”, yaraya merhem sürer gibi. İkincisi “yıkıcı eleştiri”, keskin ve sirkeli. Yapıcı eleştiri ne kadar ağır olursa olsun başımın üstünde yeri var. Öğrenirim ondan. Öğrenirim kusurlarımdan. Seve seve. Ama hani şu dibe çekmeler var ya. Enerjim azalıyor. Moralim bozuluyor. Bazen romanlarımı yayınlamaktan vazgeçmeyi düşünüyorum. Yazmayı bırakamam ama hiç olmazsa yazdıklarımı kendime saklayayım diyorum. Ne gerek var bunca kem söz işitmeye?

Ama sonra bir okur mektubu geliyor beklenmedik bir yerden. Bir e-mail, bir kart, dolmakalemle yazılmış bir mektup, kurutulmuş bir çiçek, bir hayır duası. Kız öğrencilerin yaptığı kolyeler; Adana’dan, Batman’dan, Elazığ’dan tebrikler; hapishanelerden dokunaklı teşekkürler… Amasya’dan, İzmir’den, Konya’dan, Rize’den, Amsterdam’dan, Berlin’den, Boston’dan…. Romanımın, gönüllerinin kapısını nasıl araladığını, AŞK’ın onlara ruhdaş olduğunu anlatıyorlar. Gözlerim doluyor. İncinen yüreğimde hummalı bir tadilat başlıyor. Dedim ya, hamım daha, güzel söze seviniyorum.

Ve okurlar… Edebiyat okurları… O kadar çoklar ve o kadar azlar. O kadar özeller ve o kadar güzeller. Öylesine som, pazarlıksız, hakiki, samimi ve baki… Sevgili okur, sen olmasan bu hengâmede kurur pilim. Okur bil ki sana müteşekkirim.
“Bilenlerden misin, öğrenenlerden mi?” diye soruyor bir gönül dostum. “Öğrenenlerdenim, şükür” diyorum. “O zaman sevin” diyor. “Teşekkür et en haşin eleştirmenlerine. Kırıyorlar ya kalbini, sevin çünkü nefsine ağır gelen şeyde senin için hayır vardır.” Haklı. Ve ben o yüzden yazıyorum bu yazıyı. AŞK’ı bir çırpıda karalayanlara, nefsime ağır gelen sözlerindeki sonsuz hayır için teşekkür ediyorum…

Popularity: 1% [?]

Taraf'ın yeni tasarımı üzerine düşüncelerim…

04 Eylül 2009 Yazan Tuncay  
Kategori Yazarlar ve Köşe Yazıları

Taraf’ın yeni tasarımı üzerine düşüncelerim…

Çağımızın gereklerine ayak uydurmalıyız, geri kafalı olmamalıyız! Tüm bunları kabul ediyor, bununla da kalmayıp hayatıma geçirebilmek için kendimi zorluyorum; amma velâkin bir yere kadar!

Gazete ile ilk tanıştığımda, henüz ilkokul yıllarındaydım. Ben de okuma yazma öğrenen birçok ilköğretim öğrencisi gibi kocaman puntolarla atılmış manşetleri heceleyerek başladım gazete okumaya. Hecelerden kelimelere, kelimelerden cümlelere ulaşıyor, bu süreç zarfında da onlarca kelimenin anlamını sorduğum aile mensuplarını âdeta çileden çıkartıyordum! Gazeteyi elime almayayım diye neredeyse gözümün içine bakıyorlardı hepsi…

Daha sonraki yıllarda, gazeteyle biraz daha sıkı fıkılaştı aramız. Hatırlıyorum da, akşamları iş dönüşünde, avucunun içinde kıvrılmış gazeteyi babamın elinden kaptığım gibi odanın bir köşesine çekilir ve hızla sayfalarını çevirirdim.

O günkü gazeteyi okuyup bitirmeden mümkün değil başlamazdım, ödevlerime. Belki gazete okumayı çok sevdiğimden böyle yapıyordum, belki de derslerden kaçmak için çocuk aklıyla bulduğum bir bahaneydi!

Her nasıl olduysa zaman içinde hayatımın vazgeçilmezine dönüştü, gazete okumak. Günümün olmazsa olmazı listesine dâhil olmuştu artık. Yokluğunda büyük eksiklik hissediyordum. Hatta bir dönem, babamın işlerinden dolayı yaşadığımız maddi sıkıntı sebebiyle ailede onaylanan ‘belirli süre gazete almama’ kararının ardından, evlenip yeni bir yuva kuran ablama, günlük gazeteleri okuduktan sonra biriktirmesini rica etmiştim, böylelikle onu her hafta ziyaret ettiğimde, gazeteleri toplu olarak okuma imkânına sahip olabiliyordum.

Bazı dönemler oldu elbette, onlardan koptuğum. Hani insan, yaşadığı sıkıntıların üstesinden gelemeyecekmiş yanılgısına kapıldığında, dış dünyayla bağlarını koparıp içine kapanır ya! Geçmişte böyle sancılı dönemler yaşadığımı itiraf etmeliyim.

Ama sonrasında, içimdeki fırtınalar dinip her şey süt liman olduğunda, onlar beni, bulunduğum yerin en yakın durağında, tıpkı eski dostlar gibi kucaklarını açarak karşıladılar. Uzun zamandan sonraki ilk karşılaşmamızda, sanki rutin buluşmalarımıza hiç ara vermemiş gibiydik. Kaldığımız yerden devam ettik iletişimimize. Hep onlar anlattı, bana dertlerini; bense sessiz sedasız dinledim onları oturduğum yerden, sadece bakarak…

Aramıza girmeye çalışanlar oldu tabii ki! Bana, onlarla geçirdiğim zamanın daha hızlı ve canlısını vadeden televizyon ekranlarıyla flört sürecim, fazla uzun sürmedi. Olmadı! Nedense içim, beyaz cama bir türlü ısınamadı. Alışkanlıklarımdan vazgeçemedim…

Belki de gereğinden fazla muhafazakârım gazeteler hususunda. Öyle postmodern yeniliklere açık değilim. Tamam, çağımızın gereklerine ayak uydurmalıyız, geri kafalı olmamalıyız! Tüm bunları kabul ediyorum ve kabullenmekle de kalmayıp hayatıma geçirebilmek için kendimi zorluyorum amma velâkin bir yere kadar! Kırmızı çizgilerimi öyle kolay kolay silemiyorum…

Neyse, lafı daha fazla uzatmadan, Taraf Gazetesi’nin son tasarımını pek beğenmediğimi ifade etmek istiyorum sizlere. Ne yalan söyleyeyim; gazeteyi ilk elime alıp baktığımda, yazarların ve muhabirlerin tümüne sarılık bulaşmış gibi görünmeleri hiç hoşuma gitmedi. ‘Acaba’ diye sordum kendi kendime ‘fotoğraflar banyo yapılırken ya da gazetenin basım aşamasında bir problem mi yaşanmış olabilir mi?’

Hadi söz konusu gazete olduğunda oldukça tutucu olduğumun farkındayım. Gelin görün ki çevremdeki insanlar arasında küçük bir kamuoyu araştırması yaptığımda onların da benimle hemfikir olduklarını tespit ettim. Durum böyle olunca, Mavi Rüya’da, düşüncelerimi sizlerle paylaşma cesaretimi toparladım.

Gerçi, gazetenin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan, yeni tasarımlarını tanıtan yazısında, ‘Muhabirlerimiz ve yazarlarımız biraz Marslıya benzedi ama unutmayın gelecek uzayda’ cümlesiyle daha en baştan gelecek eleştirilere karşı gardını aldı almasına da geleceği bir kenara bırakın, ilk günden bu yana benim gözüm hâlâ o fotoğraflara alışamadı…

Anlıyorum… Devir görüntü devri, 3G devri, bizler de artık kendimizi, zihnimizi revize etmeliyiz… Fakat Taraf’ın tasarım ve yenilik konusunda biraz fazla zorlama yaptığını düşünüyorum. Bu yazı benim düşüncelerimi bağlıyor. Elbette sizlerin de bu konudaki fikirlerinizi merak ediyorum…

MELDA BEKCAN

Popularity: 1% [?]


Copy Protected by Chetan's WP-CopyProtect.